Tarık Pabuççuoğlu


Tiyatro oyunculuğunun en önemli tarafı gözlemdir. Usta çırak ilişkisi tam da burada başlar.

Tiyatro, sinema, dizi neye elini attıysa başarı ile altından kalkan tutkulu bir yetenek Tarık Papuççuoğlu…

Gölköy’de evinde ziyaret ettiğimiz sanatçı ile tiyatro tutkusu ve Bodrum üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Tiyatro tutkunuz ne zaman başladı?

Tiyatro ile ilk tanışmam biraz merak, biraz tesadüfle oldu. Galatasaray Lisesi’nde yatılı okudum. Çarşamba günleri öğleden sonra boş vaktim oluyordu, bu zamanı genelde arkadaşlarımla sinemaya giderek değerlendirirdim. Yine bir Çarşamba günü Beyoğlu’nda Emek Sineması’nın sokağında bir tiyatro afişi gördüm. Merak ettim nedir bu tiyatro diye. Biletimi aldım, girdim yalnız başıma bekliyorum. 3 zil çaldı peş peşe. Ardından ışıklar söndü, perde açıldı. Sahnede insanlar canlı, koltuklar hakiki koltuk 3 boyutlu. Normal hayatımızda olan şeyler sahnede. Sonra insanlar konuşmaya başladılar kendi aralarında. Moliere’nin “Scapin’in Dolapları” isimli oyunu… Hiç aklımdan çıkmıyor o ilk seyrettiğim oyun. Böylece bir sevda düştü içime. Nasıl büyülendiysem, o günden sonra her hafta başka bir tiyatroya gittim.

Neden tiyatro değil de mimarlık eğitimi aldınız?

Mimarlık okumaya karar verdim. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin imtihanlarına girdim, ardından mimarlık eğitimine başladım. Akademiye girdiğim yıl yazın tiyatro sezonu başladığında profesyonel oldum. 2. sınıftayken evlendim. Hem tiyatro, hem eğitim, hem de evlilik.

Akademi bittikten sonra mimarlık yerine baba mesleği tekstilciliği tercih ettim. Abim yüksek kimya mühendisidir. Fransa’dan mezun olup gelmişti. Birlikte baba mesleğine devam edelim dedik. Küçük bir atölye kurduk, zaman içinde işimizi geliştirdik, 30 yıl boyunca Türkiye’de sektörün en büyük firmaları arasında yer aldık. Uzun yıllar hem sanayicilik, hem de tiyatro birlikte yürüdü. Bu süreç benim için iki yönden avantaj sağladı. Tiyatroyu her zaman çok severek yaptım ve maddi bir beklenti içinde olmadım. Çünkü diğer tarafta bunu karşılayacak bir işim vardı. İkincisi ve çok daha önemlisi, her gün süren bir mesaidir sanayicilik. Sürekli sorunlarla uğraşıyorsunuz. Bu her gün yaşadığınız bir döngü. Ancak hafta sonları ya da tatile çıktığınız zaman kendinizi dinlendirecek şeyi bulursunuz. Oysa sahneye çıktığınız zaman işletmedeki herhangi bir sorunu düşünme şansınız yok. İnanılmaz bir rehabilitasyon mu demeliyim, dinlenme mi bilemiyorum. Bunu çok bilinçli yapmadım. Tesadüfen oldu ama çok iyi oldu. 30 yıl hakikaten hep severek işime ve tiyatroya devam ettim.

Oynadığız karakterler arasında sizi en çok etkileyen hangisi oldu?

Halide Edip Adıvar’ın “Sinekli Bakkal” romanını proje haline getirdiler. “Kız Tevfik” diye bir karakter vardı. Çok naif, sanata düşkün… Meddahlık yapıyor, insanları eğlendiriyor. İyi kalpli, tertemiz bir karakter. Evlenmiş, sonra boşanmak zorunda kalmış. Kayınpederi çok bağnaz, despot bir adam. Asla göstermiyor kızını ona. Böyle garip bir karakter. Çok severek oynamıştım bu rolü. Benim için özel bir tarafı da vardır. Ustalarımdan Erol Günaydın’ın gençliğinde oynadığı roldü. O rolde oynadığı şapkalarını bana hediye etti. Bir kavuk devri olmadı aramızda ama şapka devri oldu.

Çok kısa sürdü maalesef, 6-7 bölüm kadar. Unutamadığım, biraz da sonuna kadar gidemediğimiz için içimde kaldı.

Hayat verdiğiniz karakterlerde çoğu zaman şive ön plana çıkıyor. Nasıl hazırlanıyorsunuz?

Benim ilk şive yaptığım proje “İkinci Bahar”dır. O güne kadar hiç Antep şivesi yapmamıştım. 1 aya yakın ders aldım. Bunu bir sisteme oturtmuş, formüle etmiştik. Çok kişinin yolda çevirip “Antep’in neresindensin?” diye sorduğunu hatırlıyorum.

Şive ile ilgili ilginç bir anım var, paylaşmak isterim: İkinci Bahar dizisine başladığım dönemde Ferhan Şensoy ile birlikte Anton Çehov’un Vişne Bahçesi adlı oyununun provalarına başladık. Ferhan’ın her zaman ki dahiyane fikriyle tamamen Karadeniz şivesiyle oynadık oyunu.

Sabah Samatya’ya sete gidiyordum İkinci Bahar’a Antep şivesiyle. Öğleden sonra laz şivesi… Aynı gün içinde iki şive ve iki önemli proje. İkisini de hiç karıştırmadım. İkinci Bahar’ın çekiminde ağzımdan “geleyrum” çıkmadı veya oyunda “geliym” asla demedim. Her şivenin, her dilin bir müziği var. O dilin müziğini almam lazım. Kulağın o müzikle dolması lazım öncelikle.

Tiyatro’da usta-çırak ilişkisi nasıldır?

Tiyatro oyunculuğunun en önemli tarafı gözlemdir. Gözlemeden yapamazsınız ve usta çırak ilişkisi tamda burada başlar.

Usta hiçbir zaman sana hiçbir şey söylemez. Hatta karışmaz. Sadece gözünün ucuyla sen onu izliyor musun ona bakar. Eğer sende çırak olmaya niyet varsa ve çırak olmayı becerebiliyorsan yani ustanı gözleyebiliyorsan o zaman öğreniyorsun. Öğrenip, öğrenmediğini usta sınar. Ama bunu sana belli etmez. Sırtını sıvazlamaz. Belki şöyle bir bakar hafif gülümser. O demektir ki “aferin sen becerdin bu işi”. Usta çırak ilişkisi budur. Burada iş ustada değil, çıraktadır. Öğrenmeye hazır olmak ve niyetli olmak lazım. Rahmetli Ergun Köknar ilk ustam oldu. Ondan sonra Metin Akpınar ve Zeki Alasya ustalarım oldu. Daha sonra Erol Günaydın, Münir Özkul…

Sizin için Bodrum serüveni nasıl başladı?

Çocuklar büyüdüler, evlendiler, buraya yerleşmek gibi bir fikir çıktı ortaya. Bir deneyelim dedik önce. İnanılmaz huzurlu bir yer Bodrum. Havası olsun, iklimi olsun, tabiatı olsun, insanları olsun. Hakikaten cennet. Bunların hepsi bir araya gelince de buraya yerleşme kararı aldık. Bu gördüğünüz küçük, mütevazi evi biraz daha toparladık ve bütün hayatımızı buraya uydurduk. Tabi ki Bodrum’un yerlisine çok saygı duyarak bunu yapmaya özen gösteriyoruz.

İlk geldiğimde şaşırdığım bir durumu paylaşmak isterim. Düğün olacağı zaman ana caddenin ortasına diziyorlar bütün sandalyeleri, sahne kuruyorlar. Trafik duruyor. Bu o kadar tuhaf geldi ki bana. Önce kızdım kendimce. Ama burası onların. Onların geleneği bu. Biz onların geleneğine uymak zorundayız. Sayısal olarak çoğunlukta olsak bile. Buna saygı göstermeyi öğrendik ve bu dikkat edilmesi gereken bir şey. Çünkü zaten buraya gelip dışarıdan yerleşenler kendi kültürleriyle birlikte geldikleri için buranın temel kültürü, kendilerine özgü şeyleri her gün biraz daha erozyona uğruyor. O zaman buraya gelmek ve burada yaşamayı istemenin anlamı kalmıyor.

Yakın zamanda sizi izleyeceğimiz bir proje var mı?

Gani Müjde’nin bir filmi var. Çok güzel bir komedi filmi. Muhteşem bir senaryo yazmış hakikaten ve Bodrum’da çekilecek. Eylül’ün ortasında çekimlere başlamayı planlıyoruz.

Onun haricinde dijital platformda bir proje var. Maşukiye’de çekilecek bir dizi. Keyifli bir proje.

Bodrum Şehir Tiyatrosu’nda da oyun seçmek üzereyiz. Önümüzdeki sezon yeni bir oyun çıkaracağız. Son olarak bütün Çekişte dergisi okurlarına sevgilerimi iletiyorum.