HEYKEL TARLASI...


Kimi taşta, kimi ağaçta, mermer, metal hatta çamurda vücut bulan binlerce heykel… Göz alabildiğine geniş bir arazi, can dostu köpeği, arasıra misafir olan gelincik ve rüyalarından ilham alan Sivaslı Rodin’in atölyesi…
Doğduğu köyde gördüğü bir rüya ile başlıyor Cuma'nın öyküsü. Gümüşlük'te elleriyle var ettiği heykel tarlasında hayallerini yontuyor, taşa, toprağa, doğaya.
Cuma Altuntaş, bugünün dünyasına ve insanlığa biraz sitemli, kalabalıklara uzak, iç dünyası ise oldukça kalabalık. İşte nev’i şahsına münhasır yetenekli heykeltraş Cuma ve binbir emekle bezediği heykel tarlasının hikayesi…

Bize kendinizden bahseder misiniz? Heykel yapmaya ne zaman ve nasıl başladınız?
Sivas'ın Gemerek'e bağlı Kocaoğlu Köyü'nde doğdum. 7 yaşında gördüğüm bir rüyadan etkilenip heykel yapmaya başladım. O zamanlar ilkokula gidiyordum. Gördüğüm rüyada telafisi olmayan yüzler ve acılar vardı. Bu rüya beni çocuk yaşımda ihtiyarlattı. Dünyaya başka bir gözle bakmaya başladım. Köyün dışında dedemden kalma bir bağ evimiz vardı. Rüyadan sonra vaktimi bu evin damında geçirmeye başladım. Küçük dünyamda çamur ve şeker pancarından çeşitli objeler yapmaya başladım. Köyümdeki insanlar bu durumu tuhaf karşıladı. Hatta diyebilirim ki başlangıçta deli damgası yedim. Maalesef ülkemizde insanların sanata bakış açıları oldukça dar. 14-15 yaşlarında köyümden ayrıldım. Bir ara Tekirdağ'da bir hocadan ders aldım.

Bodrum'a geliş serüveninize değinelim? Sizi Bodrum'a getiren nedir?
Birçok yere gittim, genellikle sahil kenarları ve ovalık alanlarda yaşadım. Rüyalarımda çoğunlukla ormanlık alanlar ve çeşitli hayvanlar görürdüm. Bodrum’a geldiğimde fark ettim ki rüyalarımda gördüğüm yerdeyim. 16 yıldır Bodrum'da yaşıyorum. Heykellerimin arasında doğada vakit geçirmek bana tarifi imkansız bir keyif veriyor. Gümüşlük sahili 500 m. uzaklıkta. Yılda ancak bir defa giderim.

Heykellerinize değinelim, hangi malzemeleri kullanıyorsunuz?
Ana malzemeyi neye göre seçiyorsunuz? Neredeyse doğadaki tüm malzemeleri kullanabiliyorum. Bir taşın kabasını ya da yontacağım ağacı anlayabiliyorum. Bir ağacı gördüğümde onda ne olduğunu görüyorum, sadece kabasını alıyorum. Hiçbir zaman sabah erkenden kalkıp akşama kadar heykel yapmadım. Keyfime göre oturup heykeli yontmaya başlıyorum. Bazen bir günde birkaç heykel yaptığım oluyor. Hala heykellerimi yapmama sebep olan rüyalar görüyorum ve rüyalarımı seçtiğim malzeme üzerine yontuyorum. Genelde oduncudan yontacağım ağacı, nalburdan demiri, doğadan taşı tedarik ediyorum. Zeytin ağacını severim, gevrek ve işlemesi kolaydır. Damarlı, desenli yapısı ve kokusu çok güzeldir. Bana sorarsanız bütün ağaçlar güzeldir.

İlk eserinizi hatırlıyor musunuz?
İlk heykelimi doğduğum köyde gördüğüm rüyadan sonra çamurdan yapmıştım ve onu saklamak için yine toprağa gömmüştüm. Karşılaşacağım tepkileri biliyordum. 7 yaşında mutlu bir çocuktum. Rüyamda kardeşim bayramlık ayakkabı istemişti. Annem zar zor 5 kuruş bulup elime vermişti. Kardeşimin elinden tutup komşu köydeki bakkala gittiğimizi anımsıyorum. Bakkala geldiğimizde inanılmaz bir kuyruk oluştuğunu görünce, sıra beklemeyip evimize geri dönüyorduk. Biraz yürüdükten sonra yoğun bir çamur gördüm ve içimden bir ses “Bundan ayakkabı olur mu?” dedi. “Olur” diye cevapladı yine içimdeki ses. Uyanınca çamurdan o ayakkabıyı yaptım ve saklamak için gömdüm. İlk yaptığım heykeli muhafaza etmem o dönemin koşullarında mümkün olmadı.

Heykellerinizin özel hikayeleri var mı, rüyalarınız dışında nelerden ilham alıyorsunuz?
Balbal heykeller yapıyorum. Heykellerim şamanizm etkisi de taşıyor. İçlerinde selfie çeken bir eşek var. Benim için ifade önemli, çoğunlukla kendime göre anlamlar yüklüyorum. İki kafalı heykellerim var mesela. Kafa kafaya veren heykellerim sağlam dostluklara ithafen vücut buldu. Elleri göğsünde ya da göbeğine doğru uzanan heykellerim teslimiyeti ifade ediyor. Direnmeyin, teslim olun ve anı yaşayın. Direnmek güç kılığına bürünmüş korkudur. Doğaya teslim olun. Seçtiğim konular mizah öğeleri de içeriyor. İnsanlara bakıp çeşitli hayvan figürleri resmediyorum. Kiminin sivri dişi, kiminin uzun kuyruğu var göstermediği, içinde sakladığı.

Heykel tarlası olarak adlandırdığınız atölyenizden bahseder misiniz?
Gündoğan'dan Gümüşlük'e taşınmadan önce 5000'in üzerinde heykelim vardı. Bir kısmı çalındı. Her sene ailemi ziyarete gidiyorum. Döndüğümde gördüm ki heykellerimi doğanın içinde savunmasız olduğu için alıp götürmüşler, bu sebeple sayıları biraz azaldı. Zaten heykellerimi güvende tutmak için uğraşmıyorum, bir objeye şekil verdikten sonra o benden çıkıyor, yine doğaya dönüyor. İnsanın duygularını yazarak ifade etmesi gibi ben de içimdekileri ağacı, taşı yontarak ifade ediyorum. Kimileri eserlerimi heykeltraş Rodin'in tarzına benzetiyor ve bu sebeple bana Sivaslı Rodin lakabını taktılar.

Sergi düzenliyor musunuz?
Sergide insanların odağı sergilenen eser değil, oradaki atmosfer oluyor. Orada bulunmak, atıştırmak kimilerine büyük haz veriyor. Katıldığım bir sergide küçük bir çocuğun ikramlara bakışı, acaba bana da verirler mi diyen bekleyişi ve insanların umursamaz tavrından çok etkilenmiştim. Oradaki eser o çocuktu. Fark edilmemesi acı vericiydi.

Vaktinizi heykel yapmak dışında nasıl değerlendiriyorsunuz?
Buradaki yaşamım için çok mücadele verdim, burası hayallerimi yaşadığım yer. Köpeğim ve gelinciğim var. Gelincik arada gelir yemeğini yer, karnı doyunca gider. Ona “küçük sevgilim” diyorum. Köyümden getirdiğim tohumları buradaki bostanıma ekiyorum.Kalabalıklara karışmıyorum. Şehirlerde insanların egoları gibi yüksek beton binalar var. Boş vakitlerimde kendimce çeşitli yazılar yazıyorum. Aile kurmam da zor görünüyor, zira standart bir yaşamım yok. Kendimi heykellerime adadım.